Skip to main content

Muris Muvazaası Satış Bedeli

Muris Muvazaası Satış Bedeli

Muris muvazaası davası uygulamada en sık miras bırakanın yaptığı satış işlemlerinin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Miras bırakan kişi genellikle mirasçılardan birine bağış yapmak yerine satış ile devir yapmakta taraflar arasında satış bedeli bulunmadığından muris muvazaası gündeme gelmektedir. Yazımızda muris muvazaası davasında satış bedelinin bulunmaması, satış bedelleri arasında oransızlık bulunması, satış bedelinin düşük gösterilmesi ve gerçek satış durumu hakkında ayrıntılı bilgi vermeyi hedefliyoruz.

Muris muvazaası satış bedeli

Muris muvazaası davasında satış bedeli işlemin mirastan mal kaçırma amacıyla mı yoksa gerçek bir satış işlemi olup olmadığının değerlendirilmesinde büyük öneme sahiptir. Ancak muris muvazaası davalarında satış bedeli tek başına mirastan mal kaçırma amacını ortaya koymaz. Mahkeme mevcut durumun şartlarına göre birden çok faktörü inceleyerek karar verir.

Muris muvazaası davalarında genellikle davacı taraf satış işleminde bedelin bulunmadığını, miras bırakanın satış işlemi yapması için bir ihtiyacının bulunmadığını, satış bedelinin düşük gösterildiğini ve satış bedelleri arasında oransızlık olduğunu bu nedenle işlemin gerçek bir satış işlemi olmayıp mirastan mal kaçırma amacıyla yapıldığını iddia etmektedirler. Ancak mahkeme açısından önemli olan miras bırakanın gerçek amacının ortaya konulmasıdır. Bu nedenle miras bırakanın yaptığı satış işlemi mirastan mal kaçırma amacı taşımıyorsa muris muvazaası olarak nitelendirilmez.

Muris muvazaası davasında öncelikle miras bırakanın yaptığı satış işlemini mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığının kanıtlanması gerekir. Bu noktada ispat yükü muris muvazaası açan davacı taraftadır. Mahkeme muris muvazaası davasında satış bedeline ilişkin durumları tek başına muvazaanın ispatı olarak nitelendirmemektedir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 27.03.2019 tarih 2016/8563 esas 2019/2205 sayılı kararında

”Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de, Ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı hususlarının araştırılmasında ve satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince, dinlenen davacı tanıkları murisin paraya ve mal satmaya ihtiyacı olmadığını bildirmişler, tarafların annesi ve kardeşleri de tanık olarak dinlenmiş, onlar da temlikin gerçek satış işlemi olduğunu belirtmişlerdir. Temlikin muvazaalı olduğundan söz edilebilmesi ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için murisin temliki mirasçıdan mal kaçırma amacıyla yaptığının kanıtlanması zorunludur. Bilindiği üzere, 6100 sayılı HMK’nun 190. maddesi ile 4721 sayılı TMK’nun 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Bir başka ifade ile 05.01.2007 tarihli temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı olduğunu ispat yükünün davacılara yüklendiği tartışmasızdır.

Eldeki davada, murisin paraya ihtiyacı yok ise de, diğer mirasçılardan mal kaçırmasını gerektirir somut bir olgu ortaya konulamamıştır. Kaldı ki, mirasbırakanın uyuşmalık konusu temlike yakın tarihlerde üçüncü kişilere de taşınmaz satışı yaptığı ve terekesinde 9 parça daha farklı vasıflarda taşınmazın bulunduğu, mal kaçırma kastı ile hareket etseydi terekesindeki diğer taşınmazları da devredebileceği açıktır. Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde temlikin gerçek satış işlemi olduğu sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.” şeklinde karar verilmiştir.

Sonuç olarak muris muvazaası satış bedeli konusunda satış bedeline ilişkin iddialar tek başına muvazaanın varlığını kanıtlamamaktır. Mahkeme miras bırakanın mirastan mal kaçırma iradesinin bulunup bulunmadığını araştırarak karar vermektir. Bu noktada alanında uzman miras avukatından yardım alınması kritik öneme sahiptir.

Muris muvazaası satış bedeli düşüklüğü

Miras bırakanın satış işlemi sırasında tapuda daha az harç ödemek amacıyla bedeli düşük göstererek işlem yapması sıklıkla karşımıza çıkan durumlardandır. Bu noktada muris muvazaası davasını açan taraf genellikle satış bedelinin düşüklüğü nedeniyle gerçek bir satış işlemi olmadığını asıl amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu iddia etmektedirler. Bu nedenle muris muvazaasında satış bedelinin düşüklüğü mirastan mal kaçırma olarak kabul edilip edilmeyeceği sıklıkla merak edilmektedir.

Muris muvazaası davasında satış bedelinin düşüklüğü tek başına muvazaanın kanıtı olarak nitelendirilmez. Miras bırakanın mal kaçırma amacıyla işlem yaptığının ispatlanması gerekmektedir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 11.03.2019 tarih 2018/1811 esas 2019/1737 sayılı kararı

”Somut olaya gelince; dinlenen tanıklar mirasbırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmasını gerektirir somut bir olay ortaya koymamışlardır.Öte yandan , mirasbırakanın bir kısmı paylı, bir kısmı tam pay olmak üzere 12 adet taşınmazı daha vardır.Eğer mirasbırakanın amacı mal kaçırmak olsaydı bunları da temlik edebilecek iken bunu yapmamıştır.Kaldı ki, mirasbırakan davacı ve dava dışı 3.kişilere de taşınmaz temliki yapmıştır. Salt bedeller arasındaki oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı değildir. Dolayısıyla, davacılar temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ispat edememiştir. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir.” şeklinde karar verilmiştir.

Sonuç olarak muris muvazaası davasında satış bedelinin düşüklüğü tek başına mirastan mal kaçırma amacını ortaya koymaz. Ancak miras bırakanın mal kaçırmak için işlem yaptığı ispatlanabilirse mahkeme tarafından satış bedelinin düşüklüğü incelenecek faktörler arasındadır.

İlgili Makale: Mirastan Mal Kaçırma Nasıl Tespit Edilir?

Muris muvazaası gerçek satış

Muris muvazaası davasında miras bırakanın yaptığı satış işleminin gerçek bir satış olmadığı mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığı iddia edilmektedir. Miras bırakanın yaptığı işlemin gerçek bir satış olması durumunda ise satın alan kişinin haklarının ne olacağı uygulamada sıklıkla merak edilen konulardan biridir.

Muris muvazaası davasında miras bırakanın yaptığı satış işleminin gerçek iradesini yansıtıp yansıtmadığı pek çok faktör göz önünde bulundurularak incelenir. Miras bırakanın yaptığı satış işleminin gerçek bir satış olup olmadığı miras bırakanın satış işlemi yapmak için bir ihtiyacının bulunup bulunmaması, satışın diğer tarafının alım gücünün olup olmadığı, satış bedeline ilişkin bir ödeme bulunup bulunmadığı, kişiler arasındaki yakınlık derecesi gibi durum değerlendirilerek karar verilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 23.01.2020 tarih 2016/16142 esas 2020/404 sayılı kararında

”Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Asıl ve birleştirilen davada davacılar, mirasbırakan …’nin, … ada …, …, … ve … parsel sayılı taşınmazlarını davalı oğullarına satış suretiyle devrettiğini, temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, mirasbırakanın sabit bir geliri olmayıp zaman zaman taşınmazlarını sattığını, elde ettiği para ile dava dışı … parsel sayılı taşınmazdaki camiyi yaptırdığını, satış işlemlerinin gerçek olduğunu, mirasbırakanın diğer çocuklarına da taşınmazlar verdiğini, ayrıca para yardımında bulunduğunu, mal kaçırma amacının bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davacılardan … yönünden vazgeçme nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, diğer davacılar yönünden muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’nin maliki olduğu … ada … parsel sayılı taşınmazdaki 45/7747’şer payı 15.10.1976, … ada … parsel sayılı taşınmazdaki 45/8120’şer payı 13.10.1976 tarihinde davalı oğullarına satış suretiyle temlik ettiği, ifraz ve tevhit işlemleri sonucu çekişmeli … ada …, …, … ve … parsel sayılı taşınmazların 1/2’şer payla davalılar adına tescil edildiği, 1904 doğumlu mirasbırakan Abbas’ın 20.01.1992 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak taraflar ile birlikte başkaca mirasçıların kaldıkları anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olayda; mirasbırakanın temlik tarihinden önce ve sonra bir çok taşınmazını elden çıkardığı, özellikle dinlenen tanık beyanlarından temliklerin gerçek satış olduğu sonucuna varılmakta olup, bunun aksinin TMK’nın 6, HMK’nın 190. maddeleri uyarınca davacılar tarafından usulünce kanıtlanamadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken delillerin taktirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Kabule göre de, Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesinde düzenlendiği üzere kişilik ölümle sona erdiğinden, yargılama sırasında ölen davacı … adına tescil kararı verilmesi de isabetsizdir.” şeklinde karar verilmiştir.

Sonuç olarak muris muvazaası davasında miras bırakanın gerçek bir satış işlemi mi yoksa mirasçılardan mal kaçırma amacıyla mı hareket ettiğinin açıklığa kavuşabilmesi için miras bırakanın ve taşınmazı ala kişinin ekonomik durumları, satış bedeline ilişkin bir ödeme olup olmadığı, tarafların yakınlık derecesi gibi durumlar mahkeme tarafından ayrıntılı olarak incelenir.

Satış bedelleri arasındaki oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı değildir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 20.01.2020 tarih 2019/4561 esas 2020/238 sayılı kararı

”Muvazaa iddiasına dayalı davalarda miras bırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun (TMK) 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir.

Somut olayda, dinlenen tanık beyanlarından miras bırakanın yurt dışına gitmek isteyen davacının eşi …’ya maddi yardımda bulunduğu, davacıdan mal kaçırmasını gerektirir somut bir bilginin ortaya konulamadığı, ölüm tarihi itibariyle miras bırakan adına kayıtlı dava dışı 11 parça taşınmazın bulunduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, miras bırakan mal kaçırma kastı ile hareket etseydi terekesinde bulunan 11 adet taşınmazını da davalıya devredebileceği açıktır. Salt bedeller arasındaki oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı değildir. Davacı temlikin mirastan mal kaçırma amacıyla yapıldığı iddiasını TMK ‘nin 6. ve HMK ‘nin 190. maddeleri uyarınca ispatlayamamıştır. Hal böyle olunca, muvazaa iddiasının kanıtlanamadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.” şeklinde karar verilmiştir.

Mirasbırakan kişinin mal satmayı gerektirecek bir ihtiyacının bulunmaması tek başına muvazaayı ispatlamaz.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 12.06.2019 tarih 2018/3069 esas 2019/3678 sayılı kararı

”Dinlenen tanık beyanlarından mirasbırakan … ile davacılar arasında husumet bulunmadığı, onlardan mal kaçırmak için bir nedeninin olmadığı, kaldı ki davacıların annesi …’nin de mirasbırakanın ölümünden sonraki 9 yıllık sürede dava açmadığı anlaşılmaktadır. Temlikin muvazaalı olduğundan söz edilebilmesi ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla yapıldığının kanıtlanması zorunludur.

Eldeki davada, mirasbırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmasını gerektirir somut bir olgu ortaya konulamamış olup mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının olmaması tek başına temlikin muvazaalı olduğunu göstermediği gibi satışın dinlenen tanıklar tarafından duyulmamış olması da muris muvazaası iddiasını kanıtlamaya yeterli değildir. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.” şeklinde karar verilmiştir.

Satış bedelinin bulunmaması tek başına muvazaayı ispatlamaz.

Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 12.06.2019 tarih 2018/1968 esas 2019/3725 sayılı kararı

”Somut olaya gelince, davalı tanığı olarak dinlenen tarafların anneleri …, miras bırakan tarafından bir taşınmazın satılıp bedelinin davacıya verildiğini, diğer çocuklarına haksızlık olacağı düşüncesi ile de dava konusu taşınmazların davalı çocuklarına temlik edildiğini bildirmiştir. Çekişme konusu taşınmazların davalılara devrinin bedelsiz olduğu kuşkusuzdur.

Ne var ki, bedelsizlik muris muvazaasının varlığı için başlı başına bir neden değildir. Başka bir ifade ile miras bırakanın mirasçılarından mal kaçırma gayesi ile temliki gerçekleştirdiği açıkça ortaya konulmalıdır. Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde devrin mal kaçırma amaçlı olmadığı, temlikin mirasçılar arasında eşitliği sağlamak amacıyla yapıldığı sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.” şeklinde karar verilmiştir.

Muris Muvazaası Satış Bedeli Yargıtay Kararları
Muris Muvazaası Satış Bedeli Yargıtay Kararları

Muris muvazaası satış bedeli yargıtay kararları

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 20.01.2020 tarih 2016/14676 esas 2020/244 sayılı kararı

”Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan babaları …’in …, …, … ve … parsel sayılı taşınmazları satış suretiyle davalı gelini … ile torunu …’e mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak temlik ettiğini, davalılardan …’ın ev hanımı olduğunu ve hiçbir gelirinin bulunmadığını, …’in de işlemlerin yapıldığı sırada 4-5 yaşlarında olduğunu, miras bırakanın taşınmazları satmaya ihtiyacı olmadığını ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, taşınmazları ailece yaptıkları birikimler ile aldıklarını, mirasbırakanın mal kaçırma kastı olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, temliklerin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat külfeti 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile TMK’nin 6. maddesi gereği davacı tarafa aittir.

Somut olayda, davacılar mahkemece verilen kesin süreye rağmen tanık listesi bildirmedikleri gibi mirasbırakanın kendilerinden mal kaçırmasını gerektiren somut bir neden de ortaya koyamamışlardır. Dolayısıyla, davacılar temliklerin muvazaalı olduğu iddiasını kanıtlayamamışlardır. Öte yandan, bedeller arasındaki fark da tek başına muvazaanın kanıtı değildir. Hal böyle olunca, davacıların iddialarını HMK’nın 190. ve TMK’nın 6. maddeleri uyarınca kanıtlayamadıkları gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir.” şeklinde karar verilmiştir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 18.06.2019 tarih 2016/3111esas 2019/3882 sayılı kararı

”Mal kaçırmak isteyen bir kişinin taşınmazın tamamı üzerinde tasarruf etme girişimi hayatın olağan akışı gereğidir. Ayrıca, akitte gösterilen bedel ile keşfen saptanan gerçek değer arasındaki fark da tek başına temlikin muvazaalı olduğunu göstermez.6100 sayılı HMK’nin 190. ve 4721 sayılı TMK’nın 6. maddeleri uyarınca herkesin iddiasını ispatla mükellef olduğu kuşkusuzdur.Yukarıda açıklanan ilkeler ve tespit edilen olgular ile iddialar değerlendirildiğinde, davacı taraf, dayandığı deliller ile mirasbırakan …’in mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak hereket ettiğini kanıtlayamamıştır.Öte yandan, tapu iptal ve tescil talebi kabul edildiği için terditli olan muhtesat aidiyetinin tespiti istemine ilişkin olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmamıştır.

Hal böyle olunca, tapu iptali ve tescil isteğinin reddi ile muhtesat aidiyetinin tespiti istemi yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.” şeklinde karar verilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 21.03.2019 tarih 2017/1207 esas 2019/325 sayılı kararı

”Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacılar ve davalının kardeş, murisin ise tarafların babası olduğu, murisin davacı … dışındaki çocuklarının eşi Keziban ile ortak çocukları olduğu, Vahit’in ise evlilik dışı ilişkisinden 1959 yılında dünyaya geldiği ve 14.01.1976 tarihinde baba hanesinde nüfusa kaydedildiği, ancak nüfustaki kaydına rağmen murisin adı geçen oğlunun varlığını ölünceye kadar ailesinden ve çevresinden gizlediği,

Diğer taraftan davaya konu bağımsız bölümle birlikte üzerinde toplam altı daire bulunan apartmanın tamamı muris adına kayıtlı iken murisin 4 numaralı bağımsız bölümü 28.12.1993 tarihinde oğlu …… Bıyık’a, dava konusu 5 numaralı bağımsız bölümü 21.10.1993 tarihinde davalı oğlu …’a, 6 numaralı bağımsız bölümü ise 05.02.1993 tarihinde oğlu ….. Bıyık’a satış suretiyle temlik ettiği, taşınmazın devrine esas resmî akitte gösterilen bedelin 10.000.000TL, mahkemece yapılan keşif sonucunda saptanan gerçek bedelin ise 140.000.000TL olduğu, murisin mal varlığının ise bahsi geçen bu altı bağımsız bölümden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Görüleceği üzere değerler arasında açık ve aşırı bir fark bulunduğu gibi miras bırakanın aynı yıl içerisinde üç ayrı taşınmazını birden satmasını gerektirecek nitelikte büyük bir ihtiyaç durumu dosyaya yansımamıştır. Bu durumda davacı tanıklarının murisin o yıllarda durumunun iyi olduğu, taşınmaz satmaya ihtiyacının bulunmadığı ve dava konusu bağımsız bölümü davalıya bağışladığı yönündeki beyanları da dikkate alındığında, Kurul çoğunluğu tarafından miras bırakanın terekeden mal kaçırma iradesiyle hareket ettiği ve yapılan temlikin gerçekte satış olmayıp bağış niteliğinde olduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Muris tarafından yapılan temlikin danışıklı olduğunun anlaşılmasından sonra eldeki davada ecrimisil isteği de bulunduğundan, uyuşmazlığın bu yönü ile de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi ecrimisil; gerek öğretide ve gerekse yargısal kararlarda ifade edildiği üzere hak sahibinin kötü niyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih ve 22/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; fuzuli işgalin tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır

Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 995. maddesinin birinci fıkrasında, iyi niyetli olmayan zilyedin geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davaları sonucunda kurulacak olan kabul hükmü inşai ( kurucu) olmayıp izhari (açıklayıcı) nitelik taşır. Bu suretle oluşan kararlara konu işlemler yapıldıkları tarihten itibaren mutlak butlanla malul olduğundan yapılmamış sayılır ve iptal hükmü geriye etkili olarak sonuç doğurur. Öte yandan muvazaalı işleme taraf olan kişinin iyi niyetli olduğundan söz etme olanağı da yoktur. Tarafı bulunduğu işlem yok hükmünde olduğundan bu şekilde oluşan tescil yolsuz tescil niteliğindedir.

O hâlde, miras bırakanın ölümü ile terekesinin mirasçılarına intikal edeceği ve ölüm tarihi itibariyle mirasçıların hak sahibi olacağı gözetildiğinde, taşınmazı bu şekilde kullanan kişilerin ölüm tarihinden sonraki kullanımları haksız işgal niteliğinde olacağından ecrimisilden (haksız işgal tazminatından) sorumlu olacakları kuşkusuzdur.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davacı tarafça murisin diğer mirasçılarından mal kaçırmasını gerektirir bir nedeninin varlığının ortaya konulup kanıtlanamadığı gibi dosyada dinlenen davacı tanık beyanlarının da soyut ifadelerden ibaret olduğu, murisin gerçek irade ve amacının ortaya çıkarılması için tarafların kız kardeşi olan ve davalı tanığı olarak beyanda bulunan Ayten, Ayşe ve Gülten’in beyanlarının önemli olduğu, keza bu kişilerin olayların içinde oldukları gibi davanın kazanılmasında menfaatlerinin de bulunduğu, bu beyanlar ile dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde sosyal güvencesi bulunmayan murisin kanser hastası olan ve 1991 yılında vefat eden eşi için tedavi giderleri yaptığı, diğer taraftan önceden ilk iki katı tamamlanan binadaki diğer dairelerin davalı ve dava dışı kardeşleri ….. ile ……’in emek ve katkılarıyla yaptırıldığı,

1993 yılına gelindiğinde murisin emeklilik prim borçlarını ödemek için paraya ihtiyacı olduğu, bu sebeple çocuklarını toplayarak öncelikle daireleri içinde oturan çocuklarına satmak istediğini açıkladığı, bunun üzerine davalı ve iki kardeşinin oturdukları daireleri aynı yılın değişik tarihlerinde bedellerini ödeyerek satın aldıkları, dairelerin yapımındaki katkıları nedeniyle satış bedellerinin düşük tutulmasının normal olduğu, kaldı ki tapuda gösterilen bedelin gerçek değere göre düşük olmasının tek başına muvazaa olgusunun kabulü için yeterli olmadığı,

Murisin satış bedelinin bir kısmıyla prim borçlarını ödeyerek ileriki yıllarda emekli olduğu, bir kısmını ise eşinin ölümünden sonra iki kez imam nikahı kıyması nedeniyle ev eşyaları ve aldığı altınlar için harcadığı, ayrıca satış tarihinden sonra bir kızını evlendirdiği, boşanarak eve dönen diğer kızı ve çocuklarına baktığı,

Yine dosyada mevcut banka kayıtlarına göre paranın bir kısmını da müstakil olarak kendi adına açtırdığı hesaplar ile kızı……’la açtırdıkları ortak hesaba yatırdığının anlaşıldığı, altı ayrı bağımsız bölümün maliki olan murisin mal kaçırma amacını taşıması hâlinde bunların tamamını devretme olanağı varken sadece üçünü satmış olmasının da mal kaçırma kastının bulunmadığını gösterdiği, tüm bu hususlara değinen yerel mahkeme kararının yerinde olup onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.” şeklinde karar verilmiştir.

bir yorum bırakın

Hemen Ara