Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası taşınmaz devri sırasında hileli işlemden dolayı irade sakatlığının oluştuğu durumlarda açılabilecek davalardandır. Taşınmaz devri yapılırken iradesi hileli işlem sonucu sakatlanan kişi işlemin iptalini talep edebilecektir. Yazımızda hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, hak düşürücü süreler ve buna ilişkin yargıtay kararlarına yer verirken aynı zamanda diğer irade bozukluklarından olan hata ve ikrah nedeniyle tapu iptal ve tescil davaları hakkında da ayrıntılı bilgi vermeyi hedefliyoruz.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası taraflardan birinin aldatıcı davranışlarıyla işlem yapan diğer tarafın gerçek iradesinin yansıtamaması nedeniyle açabileceği ayni bir hak davasıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında düzenlenen hile (aldatma) hükümleri uyarınca, iradesi hile ile sakatlanan taraf, yapılan işlemin iptalini talep edebilir. Ancak bu durumda hileli işlemin ispatı ve hak düşürücü süreler kritik öneme sahiptir.
Hile Türk Borçlar Kanunu’nun 36.maddesinde ”Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir. Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Hile (aldatma) bir kimsenin hukuki bir işlem yapmasını sağlamak amacıyla kasten hataya düşürmektir. Yani hilede kişi gerçek durumu bilseydi kabul etmeyeceği bir işlemi karşı tarafın söz veya davranışları nedeniyle kabul etmesi durumudur. Hile aldatılan kişinin ihmali nedeniyle ortaya çıksa bile sözleşmenin iptalini istediğinde karşı tarafın zararından sorumlu olmaz.
Hileden söz edebilmek için şu unsurların bulunması gerekir:
- Karşı tarafı hataya düşürmeye yönelmiş bir davranış bulunmalıdır. Hataya düşürmeye yönelik davranış aktif ya da pasif bir davranış olabilir. Hataya düşürmeye yönelik davranış sözleşmenin karşı tarafının davranışından kaynaklanabileceği gibi üçüncü bir kişinin davranışından da olabilir.
- Hile kastı hilenin karakteristik özelliğidir. Hileye düşürmeye yönelik davranış kasten yapılmalıdır.
- Nedensellik bağı hileli davranışın sözleşmenin kurulmasını etkilemesi gerekir. Hileli davranış olmasaydı aldatılan kişi söz konusu işlemi hiç yapmayacaksa ya da daha iyi şartlarla yapacaksa nedensellik bağı kurulmuş olur.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında öncelikle aldatanın davranışları veya sözleri ile aldatılan tarafı bilerek ve isteyerek yanılgıya düşürmesi gerekir. Bazı durumlarda açıklanması gereken bilgilerin açıklanmaması halinde de hile oluşabilir. Hile nedeniyle bir işlem gerçekleşmişse aldatan tarafın iyi niyetli veya kötü niyetli olması da sonucu etkilemez. Hileli işlemde taraflar birden fazla ise ve bunlardan birinin hileye başvurması halinde diğerleri etkilenmez ancak hile nedeniyle kısmen iptali halinde sözleşme hiç yapılmayacaksa sözleşme tümüyle iptal edilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.06.2011 tarih 2011/14-281 esas 2011/373 sayılı kararında
”karşı davada davacı notere satış vaadi sözleşmesi yapmak üzere değil, taşınmazdaki kiracıların çıkardığı problemleri gidermek üzere davalı-davacıya vekaletname verilmek üzere gidildiğini, ancak her nasılsa satış vaadi sözleşmesi düzenlendiğini ileri sürdüğünden davada hile iddiasına dayandığının kabulü gerekir.
Bir tanımlama yapmak gerekirse hile, bir kimseyi belirli bir hususu yapmaya sevk etmek, o yönde bir irade açıklamasında bulunmasını sağlamak kastı ile o kimsede yanlış bir kanı uyandırmak ya da esasen var olan yanlış fikrinin devamını sağlamaktır. Hilenin sözleşmeyi sakatlayabilmesi için öncelikle bir aldatma olması gerekir. Hileden bahsedebilmek için diğer bir koşul da hileye başvuranın eylem ve sözlerinde karşı yanı aldatma kastının bulunmasıdır. Bunların dışında yapılan hukuki işlemin hile sonunda meydana gelmiş olması yani işlem ile hile arasında illiyet bağı bulunması gerekir” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 19.04. 2010 tarih 2010/3699 esas 2010/4513 sayılı kararında
” Davalının, davacıya tapuda intikal yaptırılacağına inandırıp kandırarak davaya konu taşınmazdaki payın satış gösterilmek suretiyle 1/2 payla kendisine temlikini sağladığı ve böylece davacıyı hata ve hileye düşürdüğü, dinlenen davacı ve davalı tanıkları, özellikle akdin tarafı olan dava dışı oğlu Y.A.A’nın temlik işleminin yapılması sırasında aracılık eden ve mahkemece resen dinlenmesine karar verilen S.A’in, iştirakçilerden Z.İ. Ve N.B., K.A’un birbirini doğrulayıp tamamlayan beyanlarında; pay temliki yapmak istemediğini iştirakçilere özellikle ifade ettiği, akit sırasında pay devri konusunda bilgi verilmediği ve satış karşılığında hiçbir ödemede bulunulmadığı, temlik işleminin davacının iradesine uygun biçimde gerçekleşmediği böylece iddianın kanıtlandığı sonucuna varılmaktadır.
Kaldı ki yaşlı ve okuma yazması olmayan bir kadının tek güvencesi olan taşınmazdaki payını karşılıksız devir ve temlik etmesinin hayatın olağan akışına uygun olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur ” şeklinde karar verilmiştir.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası taşınmazın devri sırasında aldatıcı söz veya davranışlarda karşı tarafın tapudaki işlemi gerçekleştirmesi sonucunda iradesi sakatlanan tarafın söz konusu işlemi iptal için açacağı davadır. Uygulamada özellikle okuma yazma bilmeyen kişilerin tapuya götürülüp kandırılarak işlem yapılması ve akrabalar arasında yapılan işlemde bir tarafın akrabalık ilişkisine güvenle işlem yapması diğer tarafın ise bunu kullanarak işlem yaptırması durumu sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası sürecinde alanında uzman bir avukattan yardım alınması hak kaybına uğramamak için kritik öneme sahiptir.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası zamanaşımı ve hak düşürücü süre
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davasının ne zaman açılabileceği uygulamada sıklıkla merak edilen konuların başında gelmektedir. Yapılan işlemde irade bozukluğu hallerinden hata, hile veya ikrahın bulunması halinde zamanaşımı değil hak düşürücü süre düzenlenmiştir. Genellikle hak düşürücü sürenin tapuda işlemin yapıldığı tarihten itibaren işleyeceği düşünülse de hak düşürücü süre hilenin öğrenildiği tarihten itibaren başlar.
Hak düşürücü süre Türk Borçlar Kanunu’nun 39.maddesinde ”Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 16.01.2018 tarih 2015/2059 esas 2018/278 sayılı kararında
” 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 39.maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü sürenin hileye maruz kalan kimsenin bunu öğrendiği tarihten itibaren işlemeye bağlayacağı, mağdurun öğrenme tarihi olarak ileri sürdüğü tarihin esas alınacağı belirgin olup; diğer tarafın öğrenmenin bu tarih değil de daha önce olduğunu iddia etmesi durumunda, bu iddiasını ispatla zorunluluğunda olduğunda da kuşku bulunmamaktadır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.04.1993 gün ve 1980/1-1846-397 sayılı kararında da aynı hususa işaret edilmiştir.”
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 02.10.2014 tarih 2014/605 esas 2014/15404 sayılı kararında
”Dava, hile hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan N. T.’den intikal eden taşınmazdaki payını davalının kandırması sonucunda devrettiğini, davalının “herkes payını alsın” diyerek kendisini tapuya götürdüğünü, gösterilen yeri imzaladığını, sonradan attığı imzanın pay devrine dair olduğunu öğrendiğini, murisin ölümünden itibaren 8 yıl boyunca payına isabet eden dairenin kira bedelini aldığını, temlikten sonra ise kira parasının kesildiğini ileri sürerek eldeki davayı 19.8.2013 tarihinde açmıştır.
Mahkemece, aldatma hukuki sebebine dayalı davanın 818 Sayılı Borçlar Kanununun 36/1. maddesi gereğince 1 yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davacının çekişme konusu taşınmazdaki 1/6 payını 28.7.2008 tarihli akitle satış suretiyle davalıya temlik ettiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de, hile iddiasına dayalı olarak açılan iptal ve tescil davasının dinlenebilmesi için davanın hak düşürücü süre içinde açılması gerektiğinde kuşku yoktur.
Ne var ki, mahkemece, davacının davaya konu taşınmaz payını hileyle devrettiğini ne zaman öğrendiği hususunda bir araştırma yapılmış değildir. Öte yandan, davacının miras hakkını vermediğinden bahisle 13.8.2013 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcılığında kardeşi davalıdan şikayetçi olduğu görülmektedir.
Hemen belirtilmelidir ki, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 39. maddesindeki 1 yıllık sürenin öğrenme tarihinden itibaren başlayacağı, öğrenme tarihinin işlem tarihi olabileceği gibi, somut olayın özelliğine göre işlem tarihinden ileri bir tarihinde olabileceği, bir başka ifadeyle işlem tarihinde fark edilemeyen bir hilenin çeşitli sebeplerle sonraki bir tarihte öğrenebileceği açıktır. Bu durumda hak düşürücü sürenin hesabında davacının öğrenme tarihi olarak ileri sürdüğü tarihin esas alınması gerekir. Davalı tarafın bu tarihten önceki bir tarihte davacının hileyi öğrendiğini iddia etmesi durumunda bu iddiasını ispat zorunluluğunda olduğu da açıktır.” şeklinde karar verilmiştir.
Sonuç olarak hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında zamanaşımı değil hak düşürücü süreler öngörülmüş olup hileli işlemin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde işlemin iptali talep edilmelidir. Hile nedeniyle bir işlem gerçekleştirilmişse hak düşürücü süre işlem tarihinden itibaren değil hileli işlemin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası yargıtay kararları
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 23.01.2020 tarih 2016/13860 esas 2020/414 sayılı kararında
”hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde, sözleşmenin karşı tarafına yöneltilebilecek tek taraflı bir irade açıklaması ile bildirilebileceği gibi defi veya dava yoluyla kullanılabilir. Somut olaya gelince; davalının cevap dilekçesinde tanık deliline dayandığı ve tanık isimlerini bildirdiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılması, tarafların bildirdikleri ve bildirecekleri delillerin eksiksiz toplanması davalı tanıklarının da dinlenmesi ve sonuca göre karar verilmesi gerekirken” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 03.12.2018 tarih 2016/2533 esas 2018/15158 sayılı kararında
” Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece bağıştan rücu koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı, evlenme vaadiyle taşınmazdaki 1/2 payını bedelsiz olarak davalıya devrettiğini, önceki eşinden boşandığı halde davalının evlenmeye yanaşmadığını ileri sürerek taşınmazın tapusunun iptali ile adına tescilini istemiştir.
Bilindiği üzere maddi vakıayı bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapıp uygulanacak kanun maddelerini tespit etmek hakime aittir. Somut olayda iddianın içeriğinden ve ileriye sürülüş biçiminden davanın hile hukuksal nedenine dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Somut olaya gelince davacının evli olduğu sırada 21.09.2004 tarihinde çekişme konusu taşınmazı satış yoluyla davalıya temlik ettiği, eşinden de 02.02.2012 tarihinde boşandığı sabittir. Davacı dava dilekçesinde davalı ile evlenmeyi sağlamak amacıyla temlik yaptığını ileri sürmüştür. 6098 sayılı TBK 81.maddesinde ” Hukuka aykırı veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen şey geri istenemez. Ancak, açılan davada hakim, bu şeyin devlete mal edilmesine karar verebilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Tüm bu açıklamalar karşısında davacının evli olduğu sırada gayriresmi birlikteliğini sürdürebilmek amacıyla iradi olarak temlik yaptığı, dolayısıyla hileden söz edilemeyeceği gibi TMK 81.maddesi uyarınca da taşınması geri isteyemeyeceği açıktır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilemesi gerekirken ” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 08.06.2017 tarih 2016/4826 esas 2017/3519 sayılı kararında
” Borçlar Kanunu’nun 28. maddesine göre hile, diğer tarafta sözleşme yapma düşüncesini uyandıran ya da bu düşünceyi güçlendiren gerçeğe aykırı eylem ve davranışları ifade eder. Hile sebebiyle sözleşmenin geçersiz sayılabilmesi için kişide aldatma kastının bulunması gerekir. Buna göre kişinin ileri sürdüğü ya da açıklama zorunluluğu bulunmadığı halde susmuş olduğu nitelikler, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etme veya sözleşme düşüncesini pekiştirme amacıyla ortaya konulmuş olmaktadır. Kişi bu eylem ve davranışlarda bulunmasaydı diğer tarafın sözleşmeyi yapmayacağı bilinç ve düşüncesinde olmalıdır.
Aldatma kastında, kişiyi gerçek dışı eylem ve davranışlarda bulunmak suretiyle sözleşme yapmaya ikna etme düşüncesi vardır. Bir başka ifadeyle, sözleşmenin yapılması ile aldatma eylemi arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Hileye uğrayan kişinin iradesi sakatlanmıştır. Bu sebeple sözleşmeyi iptal etme hakkına sahiptir. Sözleşmenin iptali halinde tarafların aldıklarını iade yükümlülüğü doğacaktır” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 06.10.2015 tarih 2014/11261 esas 2015/11371 sayılı kararında
İddianın ileri sürülüş biçimine göre; davada hile hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır. Somut olaya gelince; davacı resmi akdin yapıldığı tarihte yaşlı ve çocuğu olmaması sebebi ile bakıma muhtaçtır. Eşinin de yaşlı olması sebebiyle yaşantısını bundan sonra da huzur içerisinde sürdürebilmek için kendisine ve eşine destek olacak ve yanına sığınabileceği bir aile ocağı aramaktadır. Bu nedenle endişe içerisinde olan davacının bu yönde telkine ve tesire müsait bulunduğu tüm dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Davalı, davacı ve eşine yardım ederek, onlar ile ilgilenerek, bundan sonraki yaşantılarında davacı ve eşine bakılacağı yönünde güven telkin etmiştir. Davalıya güvenen davacı da davaya konu 24 parça taşınmazını ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya devretmiştir. Ne var ki; taşınmazın tapuda devri sağlandıktan sonra davalının davacı ve eşine karşı olumlu davranışları değişmiş, davacı ve eşiyle artık ilgilenmemiştir. Davacının bu şekilde iradesi yanıltılarak hileye düşülmesi sağlanmıştır.
Davacı, temlikten sonra kendisine ve eşine bakılmaması üzerine hileye düşürüldüğünü anlamıştır. Davacının resmi akit esnasında aldatıldığını bilmesine olanak yoktur. Bu durumu bilmesi hayatın olağan akışına da terstir. Kendisine ve eşine bakılmayacağını bilse idi zaten temlik işlemini yapmayacağı kuşkusuzdur. Bakıp gözetileceğine inandırılarak temlik yapılmasının sağlanma hâlinin hile olarak kabul edilmesi gerekir. Hal böyle olunca; davalı adına kayıtlı taşınmazlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi, yargılama sırasında davalı tarafından 3. kişilere temlik yapıldığının saptanması halinde ise 6100 sayılı HMK’nın 125. maddesi gözetilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 05.04.2016 tarih 2016/836 esas 2016/4088 sayılı kararında
” Akit sırasında olmayıp, sonradan zuhur eden olayların akdin geçerliliğine etkisi olamaz. Bir başka ifade ile akti geçersiz kılmaz. Somut olayda; davacının, temliki işlemin yan edimlerinde eksiklik olduğunu iddia ettiği, ancak davacının serbest iradesiyle yapmış olduğu temlikten sonra gerçekleşen iradeyi bozan olayların akdin sıhhatini etkilemeyeceği gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekir” şeklinde karar verilmiştir.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davasını mirasçılar açabilir mi?
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası söz konusu olduğunda özellikle hileli işlem nedeniyle aldatılan kişinin mirasçılarının dava açma hakkının bulunup bulunmadığı sıklıkla merak edilmektedir. Tapu iptal ve tescil davalarında Türk Medeni Kanunu’nun 1025 maddesinde ” bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olmuş veya değiştirilmiş ise bu yüzden ayni hakkı zedelenen kimse tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebilir” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası hileye maruz kalarak ayni hakkı zedelenen kişidir, bu kişi ölmüşse mirasçılar da dava açabilir.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası görevli ve yetkili mahkeme
Tapu iptal ve tescil davaları taşınmazın aynına yönelik davalardan olduğundan görevli mahkeme HMK 2.maddesine göre asliye hukuk mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise HMK 12.maddesi gereğince taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilir.
Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davası dava dilekçesi
ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ’NE
İhtiyati tedbir taleplidir.
DAVACI : (T.C. Kimlik No ve Açık adresi)
VEKİLİ : Av.
DAVALI : (T.C. Kimlik No ve Açık adresi)
DAVA KONUSU : İrade bozukluğu nedeniyle tapu iptali ile tescil istemi.
DAVA DEĞERİ : …00 TL
AÇIKLAMALAR : Müvekkilim 60 yaşında olup okuryazar olmayan biridir. Müvekkilim ile davalı dava konusu taşınmazda hissedar olup davalı taraf herkesin fiili olarak kullandığı yerin belli olması nedeniyle taşınmazın bölünmesi için davacıyı tapuya çağırmıştır. Bunun üzerine müvekkilim tapuya gittiğinde müvekkilime taşınmaz üzerinde yaptırdığı evin kendisine ait olacağını söylemiştir. Müvekkilim fiili olarak taksim edilmiş taşınmazda yaptırdığı evinin kendisine ait olacağı düşüncesiyle tapuda işlem yapmışsa da daha sonrasında davalı taraf müvekkile müdahalenin menni ve ecrimisil davası açtığında tapudaki işlemde taşınmazdaki evin davalı üzerine tescil ettiğini anlamıştır. Davalı taraf müvekkilin okuma yazma bilmemesinden faydalanarak aralarındaki akraba ilişkisi nedeniyle olan güveni de kötüye kullanarak müvekkili yanıltmıştır. Müvekkilin senelerdir kullandığı evini davalıya bedelsiz bir şekilde vermesi hayatın olağan akışına aykırıdır.
Bu nedenlerle yapılan işlem hile nedeniyle geçersizliğinin tespiti ile tapu kaydının iptaline ve davacı adına tesciline istemli davanın açılması zorunluluğu doğmuştur.
HUKUKİ DELİLLER: Tapu kaydı, tanık, bilirkişi, keşif ve sair yasal deliller
HUKUKİ NEDENLER: TBK ve sair ilgili mevzuat
TALEP : Yukarıda açıkladığımız ve mahkemenizce resen gözetilecek nedenlerden ötürü, öncelikle dava konusu taşınmazın yargılama sırasında üçüncü şahıslara devredilmesinin önlenmesi için ihtiyati tedbir konulmasına, davanın kabulü ile dava konusu taşınmazın tapu iptali ile müvekkil adına tesciline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep ederiz.
İlgili Makale: Miras Kalan Mal Varlığı Nasıl Tespit Edilir?
İrade sakatlığı hallerinde tapu iptali
İrade sakatlığı halleri hukuki işlemin kurucu unsuru olan iradenin oluşumunda bir bozukluğun olması veya iradenin bildirimi sırasında meydana gelen istem dışı bir durumun bulunması halidir. İrade bozukluğu halleri hata (yanılma), hile (aldatma) ve korkutma (ikrah) dır. Taşınmaza ilişkin bir işlem söz konusu olduğunda iradesi sakatlanan taraf işlemin iptali için bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde dava açarak sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulabilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 13.12.2018 tarih 2018/1-889 esas 2018/1939 sayılı kararı
” Yanılma (hata) irade ile beyan arasında istemeyerek meydana gelen bir uyumsuzluk halidir. Aldatma (hile) ise genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur.
Türk Hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım bir kesin hükümsüzlük hali değildir. İrade bozukluğuyla yapılan sözleşmelerin, iradesi hata, hile veya ikrahla sakatlanan kimseyi bağlamayacağı öngörülerek, bu kişiye belli bir süre içinde kullanabileceği iptal hakkı tanınmıştır. Kanun, esaslı olmayan hataların sözleşmenin iptaline yol açmasını kabul etmemiştir. Sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, sözleşme ile bağlı olmaz. Ancak taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu sözleşme yapmışsa, yanılma esaslı olmasa bile sözleşmeyle bağlı değildir.” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
İrade sakatlığı hallerinde tapu iptalinde iradenin oluşumda nasıl bir bozukluğun ortaya çıktığı, irade sakatlığının hata, hile veya ikrah durumlarının hangisinden kaynaklandığı ve bu hususlara ilişkin olayların ayrıntılı şekilde sunulması gerekmektedir. İrade sakatlığı hallerinde tapu iptalinde her türlü hukuki delille ispat hakkı bulunmaktadır.
Hata nedeniyle tapu iptal ve tescil davası
Hata nedeniyle tapu iptal ve tescil davası taşınmazla ilgili işlem yapılırken işlemin tarafının yanılgıya düşmesi nedeniyle istemediği bir işlemi gerçekleştirmesidir. Hile nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında işlemin tarafının aldatıcı davranışı veya sözleri nedeniyle işlemin yapılmasına neden olması durumu varken hata durumunda karşı tarafın bir eylemi bulunmaz. Hata durumunda kişinin iradesi ve beyanı arasında uyuşmazlık bulunur. Bu nedenle esaslı hata durumunda ortaya çıkan işlem gerçek iradesini yansıtmadığından hataya düşen taraf, tapu kaydının iptalini ve taşınmazın yeniden adına tescilini talep edebilir.
Hata (yanılma) hukuki işlem sırasında işlem tarafının gerçekte istemediği bir şeyi yanılma nedeniyle beyan etmesidir. Yanılma sözleşmenin kuruluşundan önce veya yapılmasını sırasında yanlış bilgi ve düşünceden kaynaklanabilir. İrade bozukluklarından hata Türk Borçlar Kanunu’nun 30.maddesinde ” Sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, sözleşme ile bağlı olmaz” şeklinde düzenlenmiş her yanılma halinin değil sadece esaslı yanılmaların geçersizlik nedeni olduğu belirtilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 23.06.2004 tarih 2004/4191 esas 2004/7843 sayılı kararı
”Dava ve karşı dava, hata hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanlarından kendilerine intikal eden taşınmazlar bakımından 21.11.1989 tarihinde noterde taksim sözleşmesi yaptıkları, taşınmazların anılan sözleşmeye uygun olarak 22.12.1989 tarihinde tapuda intikal ve tescil işlemlerinin gerçekleştirildiği görülmektedir.
Taraflar sözü edilen intikalde 120 ada 17 parsel ile 120 ada 4 parsel sayılı taşınmazları bakımından tescilim dayanağını teşkil eden noter sözleşmesinde hataya düşürüldüklerini, bu sebeple anılan taşınmazlardaki mülkiyet durumunun iradelerine aykırı biçimde oluştuğunu ileri sürerek eldeki dava ve karşı davayı açmışlardır. Bilindiği üzere; sözleşmenin konusu, niteliği ve ödenecek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği veya bilgisizliği sonucu gerçek iradesine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen tarafın sözleşme ile bağlı sayılmayacağı kuşkusuzdur.
Hemen belirtmek gerekir ki, Borçlar Kanununda esaslı hatanın tanımı yapılmamış 24.maddede sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılan uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın esaslı kabul edilmesi için uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca sebebini teşkil etmesi, daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf yönünden (subjektif unsur), hem de iş hayatındaki dürüstlük kuralları (objektif unsur) açısından hataya düşülmese idi böyle bir sözleşmenin hiç veya açıklanan biçimde yapılmayacağının ispatlanması zorunludur.” şeklinde karar verilmiştir.
Hata nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında yanılması sonucu gerçekte istemediği bir işlemi yapan taraf hataya düştüğünü öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde iptal hakkını kullanabilir. Hataya düşen tarafın kusurlu olması dava açma hakkına engel değildir. Ancak Türk Borçlar Kanununun 35.maddesinde ”Yanılan, yanılmasında kusurlu ise, sözleşmenin hükümsüzlüğünden doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Ancak, diğer taraf yanılmayı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, tazminat istenemez” şeklindeki düzenleme gereğince tazminatla ödemesiyle karşı karşıya kalabilir.
Borçlar hukukunda esaslı yanılma halleri nelerdir?
Hata (yanılma ) nedeniyle bir işlemin iptali ancak esaslı yanılma durumunda mevcuttur. Bu durum Türk Borçlar Kanunu’nun 30.maddesinde ”Sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, sözleşme ile bağlı olmaz” şeklinde açıkça düzenlenmiştir. Esaslı yanılma halleri Türk Borçlar Kanunu’nun 31.maddesinde düzenlenmiştir. Borçlar hukukunda esas yanılma halleri:
- Yanılan, kurulmasını istediği sözleşmeden başka bir sözleşme için iradesini açıklamışsa.
- Yanılan, istediğinden başka bir konu için iradesini açıklamışsa.
- Yanılan, sözleşme yapma iradesini, gerçekte sözleşme yapmak istediği kişiden başkasına açıklamışsa.
- Yanılan, sözleşmeyi yaparken belirli nitelikleri olan bir kişiyi dikkate almasına karşın başka bir kişi için iradesini açıklamışsa.
- Yanılan, gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamışsa. Basit hesap yanlışlıkları sözleşmenin geçerliliğini etkilemez; bunların düzeltilmesi ile yetinilir.
- Saikte yanılma, esaslı yanılma sayılmaz. Yanılanın, yanıldığı saiki sözleşmenin temeli sayması ve bunun da iş ilişkilerinde geçerli dürüstlük kurallarına uygun olması hâlinde yanılma esaslı sayılır. Ancak bu durumun karşı tarafça da bilinebilir olması gerekir.
Hata nedeniyle tapu iptal ve tescil davası yargıtay kararları
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 20.12.2016 tarih 2016/86 esas 2016/9708 sayılı kararında
”Davacı, dava dilekçesinde davalının kendisini hataya düşürdüğünü, TBK’nın 30. maddesi gereğince sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen tarafın sözleşme ile bağlı olmadığını, sözleşmenin batıl olduğunu ileri sürmüştür. Davacı vekili yargılama aşamasında davalının müvekkilinin iyiniyetinden istifade ederek kira sözleşmesi yerine devir sözleşmesi yapılmasını sağladığını belirtmiş olup; iddianın ileri sürülüş şekli itibariyle davacının TBK’nın 30. vd. maddelerinde düzenlenen hata hukuki sebebine dayandığı nazara alınarak, bu kapsamda bir değerlendirme yapılarak sonuca varılması gerekirken, mahkemece sözleşmeye aykırılık çerçevesinde değerlendirme yapılarak sonuca ulaşılması doğru olmamış” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 16.06.2010 tarih 2010/5112 esas 2010/7027 sayılı kararında
”Dava, hata hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil, birleşen dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi isteklerine ilişkindir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı adına kayıtlı bulunan taşınmazın 27.01.1998 tarihinde imar uygulaması sonucu 10594 ada 12 ve 13 parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazların yine davacı adına kayıtlandığı, davacının imarla oluşan 10594 ada 12 parsel sayılı taşınmazı 14.11.2003 tarihinde davalı Halil’e satış yoluyla temlik ettiği, Halil’in de eldeki dava açılmadan kısa bir süre önce 14.04.2008 tarihinde 12 no.lu parseli diğer davalı Hatice’ye satarak devrettiği anlaşılmaktadır.
Davacı maliki olduğu boş alan 13 no.lu imar parselini satmak isterken hataya düşürüldüğünü, üzerinde bina bulunan 12 no.lu taşınmazı sattığını ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, davacı tanık deliline dayandığına göre öncelikle mahkemece tanıkların dinlenmesi gerekirken bu husus göz ardı edilmek suretiyle ilk el durumunda bulunan Halil’e yapılan temlikin hata ile illetli olmadığı kabul edilerek Halil ile Hatice arasındaki ilişkinin de yazılı delille kanıtlanması gerektiği gerekçesi ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir” şeklinde karar verilmiştir.
İkrah nedeniyle tapu iptal ve tescil davası
İkrah (korkutma) kişinin işlemin tarafı veya üçüncü bir kişi tarafından hukuka aykırı şekilde tehdit edilmesiyle işlem yapmaya zorlanarak gerçek iradesini ortaya koyamaması durumudur. İkrah Türk Borçlar Kanunu’nun 37 ve 38.maddelerinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. İkrah nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında en önemli konu tehdit içeren davranışın ispatı ve korkutmanın etkisi ortadan kalktığı andan itibaren 1 yıllık hak düşürücü sürede bu hakkı kullanılmasıdır.
İkrah Türk Borçlar Kanunu’nun 37.maddesinde ”Taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı değildir. Korkutan bir üçüncü kişi olup da diğer taraf korkutmayı bilmiyorsa veya bilecek durumda değilse, sözleşmeyle bağlı kalmak istemeyen korkutulan, hakkaniyet gerektiriyorsa, diğer tarafa tazminat ödemekle yükümlüdür.” şeklinde düzenlenmiştir. İkrahın koşulları ise Türk Borçlar Kanunu’nun 38.maddesinde ”Korkutulan, içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı ise, korkutma gerçekleşmiş sayılır. Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin kullanılacağı korkutmasıyla sözleşme yapıldığında, bu hakkı veya yetkiyi kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir menfaat sağlamış olması hâlinde, korkutmanın varlığı kabul edilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 03.10.2018 tarih 2018/2470 esas 2018/13056 sayılı kararında
”TBK 37 ve 38.maddelerinde düzenlenmiş olan ikrahın varlığını ve ikrah sebebiyle bir sözleşmenin geçersizliğini ileri sürebilmek için bazı koşulların gerçekleşmesi zorunludur. Bu koşullar;
- Tehdit (korkutma) ciddi olmalı ve korkutulan kişinin irade ve kararına etki yapmak amacına yönelmelidir.
- Tehdit hukuka aykırı bulunmalıdır.
- Tehdit, korkutulan kişinin karar vermesine esaslı biçimde etki yapmış olmalıdır.
- Tehdit, karşı tarafta esaslı bir korku uyandırmalıdır. Korkunun esaslı sayılabilmesi için korkutulan kişinin kendisinin yahut yakın akrabasından birinin hayat ya da mallarına yönelik tehlikenin önemli (ağır) ve yakın olması gerekir şeklinde sıralanabilir.
Öte yandan kural olarak yasal bir hakkın kullanılacağını bildirmek dava açılacağı, icra takibi yapılacağı, iflasın isteneceği tehditlerini ileri sürmek ya da yasal bir hakkı kullanmak ikrah sayılamaz.” şeklinde karar verilmiştir.
İkrah nedeniyle tapu iptal ve tescil davası yargıtay kararları
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 02.03.2015 tarih 2014/3673 esas 2015/3079 sayılı kararında
” Taraflar Almanya’da yaşıyor olup, davacının ikraha maruz kalması halinde yetkili mercilere başvurduğunda gereğinin yapılacağı kuşkusuzdur. Ne var ki; davacı böyle bir başvuru yapmamıştır. Esaslı korkuya maruz kalan, hatta korkutularak taşınmazları elinden alınan kişinin hiçbir makama başvuru yapmaması hayatın olağan akışına terstir. Kaldı ki, anne de ikraha maruz kaldığını iddia etmişse de temlikten itibaren Rahmi’nin ölümüne kadar 14 yıl geçmiş olup, bu süre zarfında sürekli tehdit altında yaşaması hiçbir mantıkla izah edilemez. Her ne kadar davacının kızları ikrah suretiyle temlikin yapıldığını bildirmişlerse de kızlar bu davanın kabulü halinde çıkarı olan kişiler olduklarından onların beyanlarına değil de tarafsız tanıkların beyanlarına itibar edilmesi gerektiği açıktır.
Tüm bu açıklamalar ışığında temlikin iradi olduğu, ikrahın koşullarının gerçekleşmediği anne ve babanın taşınmazlarını tek erkek evlatlarına mal etmek istedikleri ancak onun ölümü üzerine taşınmazların evlilik dışı toruna kalması üzerine eldeki davanın açıldığı sonucuna varılmaktadır.” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 07.06.2017 tarih 2014/22631 esas 2017/3300 sayılı kararında
” Bilindiği üzere Türk Borçlar Kanunu’nun 37.maddesine göre bir kimse, karşı tarafın veya üçüncü bir kişinin kendisi veya yakınlarının maddi veya manevi varlığına yönelik hukuka aykırı ve esaslı korkutması sonucu yaptığı sözleşme ile bağlı sayılamaz. TBK’nın 38.maddesinde belirtildiği üzere korkutmadan (ikrahtan) söz edilebilmesi için, tehdidin sözleşmeyi yapan kimsenin veya yakınlarının kişilik haklarına veya mal varlıklarına yönelik olması, korkutmaya maruz kalanın subjektif durumuna göre ağır ve derhal meydana gelebilecek nitelik taşıması, haksız (hukuka aykırı) sayılması, illiyet bağının bulunması yani sözleşmenin tehdidin yarattığı korku sonucu yapılması zorunludur. Bu koşulların varlığı halinde iradesi sakatlanan taraf, isterse iptal hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili olarak ortadan kaldırabilir.
Hemen belirtmek gerekir ki iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Korkunun kalktığı tarihten itibaren 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme karşı tarafa yöneltilecek tek taraflı sarih veya zımni bir irade açıklaması ile feshedilebileceği gibi defi veya dava yoluyla da kullanılabilir. Sözleşme iptal edilmekle yapıldığı andan itibaren ortadan kalkacağı için yerine getirilen edim istihkak davası, bunun mümkün olmadığı hallerde sebepsiz zenginleşme davası ile geri istenebilir” şeklinde karar verilmiştir.
Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 12.09.2017 tarih 2014/20695 esas 2017/4196 sayılı kararında
” Kabul edilmelidir ki, TBK’nın 39.maddesindeki sürenin işlemeye başlamasında iradeyi sakatlayan nedenin (korkutma) önem derecesi ancak iradesi sakatlanan kimse tarafından doğru şekilde takdir edilebilir. Olaya bu açıdan bakıldığında ikrahın (korkutmanın) önemini yitirdiği an, iradesi sakatlanan kişi için korkunun silindiği, diğer bir deyişle korkutan kişi ya da kişilerin yarattığı korkutmadan kaynaklanan zarar görebilme yönündeki endişenin ortadan kalktığı, kendisini psikolojik açıdan güven içerisinde hissettiği andır. Davacının şikayeti ve ceza davasına katılması, ceza soruşturmasının başlaması, ceza davasının açılması ve davalıların tutuklanmaları gibi hususlar salt korkunun ortadan kalktığını gösteren etkenler olarak sayılamaz.” şeklinde karar verilmiştir.

